Európai Ifjúsági Portál
Információk és lehetőségek az Európában élő fiatalok számára.

AGH ile Bosna Hersek’te Gönüllü Çalışmak!

Döndüğünüzde aynı insan olmayacaksınız!…

Lisans eğitimin son yıllarında yurt dışında, gönüllü çalışmalar yapmak için araştırma yapmaya başlamıştım.  Mezun olduktan sonra da bu konuya daha da ağırlık verdim. Bu sıralarda zaten Avrupa gönüllü hizmetiyle içli dışlıydım. Birkaç kabul edilmeyen başvurum sonrası, Gazi Üniversitesi’nin ilanına yaptığım başvuru kabul edilmiş ve ikinci tercihim olan Bosna Hersek’te gönüllü çalışmak için seçilmiştim.

 

Başvurum kabul edilmişti kabul edilmiş olmasına ancak ben hala olayın gerçekleşebileceğine inanamıyordum. Henüz kimseye söylememiştim bile… İlk önce aileme söyledim. Onların daha sorgulayıcı olacağını düşünürken onlar direk destekleyici oldular çünkü Üniversite ve Avrupa Birliği destekli sağlam bir projeydi. Sonrasında pasaport başvurusu ve gerekli hazırlıklar birbirini takip etti. Ancak hala ben olayın içine tam olarak adapte olamıyordum. (Aklım biraz da ilk tercihteydi sanırım)

 

Bosna Hersek’e bir kız bir erkek iki Türk gidecektik. Hemen diğer arkadaşla iletişim haline girdik. Sonuçta beraber çalışacaktık. Biz oraya gidecek ikinci gruptuk ilk grup bizden iki ay önce orada olacaktı ki bu bizim için avantajdı. Onlardan gidilecek yer ve insanlar hakkında bilgi alabilecektik ki aldık da. Gideceğimiz yer Bosna Hersek’in kuzeyinde Tuzla kantonu için yer alan Zivinice adında bir yerin şerici köyüydü. Ah! tabii ki gidilecek yerin bir köy olduğunu gidene kadar tam olarak anlamıştım değildim.

 

1 Mart 2012 tarihinde tam da Bosna Hersek’in bağımsızlık gününde oraya gitmiştim. Çalışma arkadaşımla ilk yüz yüze İstanbul Atatürk havaalanında tanıştım. Onun daha önce Erasmus tecrübesi vardı. Benimse hiç deneyimin yoktu ama ikimizde aynı derece heyecanlıydık. 2 saat civarı süren uçuşumuz sonrasında Sarajevo’ya inmiştik. (Saraybosna dememize çok şaşırıyorlar ve nedenini çok sık soruyorlardı. Ben de oradaki ikinci ayımda Saraybosna yerine Sarajevo demeye başlamıştım zaten) Bizi biri karşılamaya gelecekti. Bunu daha önceki yazışmalarımızda Bosna Hersek’teki proje sorumlularıyla konuşmuştuk ama kim olacağını bilmiyorduk. Tam diğer gönüllü arkadaşlar “ismimizi kâğıtlara mı yazacaklar, hep bunu yaşamak istemişimdir” gibisinden bir sohbet ederken isimlerimizin yazılı olduğu kâğıtları tutan bir adamı gördük. Evet, bunu da yaşamış olduk. Sonrasında Sarajevo’nun merkezine gidip sokaklarda gezindik. Orada bir su vardı, içmelisin dediler içtik. Hani klasik bir söylemdir ya “buranın suyunu içersen yine gelirsin” o tür bir suydu bu. Şehrin binalarında savaştan kalma izler, insanlar yabancı gibi değil tanıdık gelen bir şeyler, cami ve kiliseler karşılıklı… Sokaklarda biraz gezindikten sonra bir kuleye çıktık. Bütün şehir ayaklar altında, kar ve soğuk var ancak şehir güzel, bir sıcaklığı var ki anlatılmaz.

 

Bu küçük gezinin devamında küçük bir yemek molası ve “cevap” ile ilk tanışmam. Cevap bir tür kebap, soğan salatasıyla birlikte sunulan ve çok sevilen bir yemek olarak da anlatabiliriz onu. Oraya gitmeden araştırdığım cevap’ın yanında içmek için ayran istemedim çünkü ayranın olmadığını biliyordum ülkede. Yani, ayran gibi küçük paketlerde yoğurtlar satılıyor, eğer soğuk bir ayran hevesiyle o kutulardan isterseniz, katı bir yoğurtla karşılayacağınızı söyleyebilirim şimdiden.

 

Yemek faslından sonra otogara gittik. Çünkü Tuzla Sarajevo’dan 3 saat uzaklıkta bir şehirdi. Çok eski denebilecek bir otobüsle, bavulumu ekstra para vererek bagaja koyduktan sonra yola çıktık. ( bu para verme olayı bana çok tuhaf gelmişti o gün için ondan yazma gereği duydum. 1 ve ya 2 km ödedik tam olarak hatırlamıyorum ) o gün bağımsızlık günü olduğu için geç saatte araba bulabildik gitmek için bu yüzden karanlıktı her yer, elimde bölgenin haritası tabelaları okuyup nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyordum ki hiç anlamadan Zivinice’ye gelmiştik. Zivinice ile tuzla arası yaklaşık yarım saat. Normalde 3 saat sürer dediğimiz yolun 2,5 saat sürmesinde hikmet buydu. Ve işte asıl macera orada başlamıştı. Bizi orada da karşılamaya gelenler olmuştu ki aralarında orada bulunan Türk arkadaşlardan biri de vardı. Arabalara bindik ve çalışma merkezine ve köyümüze ( 2 ayın sonunda hissederek benim köyüm diyebiliyordum) doğru yola çıktık. Hava soğuktu. Çalışacağımız merkez küçük bir sınıftan ibaret, köyün merkezindeki kahvenin yanında yer alan küçük bir yerdi. Orada bize bilgi verildi. Telefon kartlarımız verildi, birbirlerimizle iletişim kolay olsun diye, nerede kalacağımız hakkında bilgilendirildik. Beraber çalışacağımız ve bize yardımcı olacak olan Boşnak arkadaşlarla tanıştırıldık. İlk izlenim oldukça iyiydi. Sonra evlere bırakıldık. Biz ailelerle kaldık aslında otelde kalma fikri benim için daha cazip gibi dururken evde kalıp bu avantajları yaşayınca iyi ki de aileyle kalmışım dedim. Ki bu benim için başta çok zor görülmüştü. Benim kaldığım ev serici’den yürüme 20 dakika uzaklıktaki bir köydü. Evin benden küçük kızı vardı onunla bir oda da kalacaktım. Ve en kötü durum aile de kimse İngilizce bilmiyordu. Ki bu benim için işi oldukça zorlaştıracaktı. İlk gittiğimizde kahve ikram ettiler. Ben kahve içmem dedim ( iki ay içinde bildiğin kahve tiryakisi olacağımı hiç belli etmemişim o gün) sevdiğim yemekleri, neyi sevmediğimi sordular yanımda Boşnak ve bir Türk arkadaş vardı. Onların da yardımıyla kendimi anlattım onlara. Çok sıcak ve ilgiliydiler zaten. Kahve olayına şöyle bir değinecek olursam da kahveleri Türk kahvesi gibi görünüyor. İnce çekilmiş. Özel bir demlikleri var (demlik diyorum çünkü bizde sık kullanılacak bir şey değil) kahveyi bu demliğin içine koyuyorlar ve üzerine sıcak su ekliyorlar. Kahve fincanları tepside boş olarak önünüze geliyor ve kahve biraz demlenince fincanlara dolduruyor şeker ve süt ister misiniz? diye sorulur ki zaten onlarda önümüzde oluyordu ama dolduran kişi yani ev sahibi gözünüzün önünde kahvenizi hazırlayıp size sunuyor. Kahve yanında su ile değil meyve suyu ile ikram edilmesi bizim için oldukça farklıydı. Ama kahvenin yanında mutlaka şekerli bir şey size sunuluyor. Bu şeker ve ya çikolata olabilmektedir. Hatta bazı evlerde süt yerine süt tozuyla da sunulabilir. Evde inek besleniyorsa ki benim kaldığım ilk evde besleniyordu süt tercih ediliyor.

 

İlk günün sabahında kahvaltı olarak tavuk yediğimi hatırlıyorum. Zorlanarak da olsa yedim. Sonra ilk toplantı için merkeze gittik. Ekip oradaydı. Bize oradaki işleyiş hakkında bilgi verildi ki o da şöyleydi; cumartesi, Pazar, pazartesi, Salı Çarşamba günleri çalışma günlerimiz olarak programlanmıştı. Hafta sonları 7-13 yaşlarındaki çocuklara Türkçe- İngilizce dersleri verecektik. Hatta beraber çalıştığım gönüllü arkadaşım da bu derslere ek olarak gitar ve İspanyolca derslerini verebileceği söyleyince bizim hafta sonumuz bu derslere ayrıldı. Pazartesi bizlere Boşnakça dersi verilecek, Salı Çarşamba da 15 yaş üsttü kişilere İngilizce ve Türkçe dersleri verilecekti. İngilizce derslerini Boşnak bir arkadaş veriyordu. Sadece o dersler birkaç hafta bizim elimizde oldu. Onun dışında program oldukça serbestti. Başka aktiviteler yapmamıza izin veriliyordu.

 

Bundan dolayı ilk haftadan fırsatları değerlendirmeye başlamıştım. Önce Brcko’da kadınlar gününe özel bir etkinliğe katılabildim. Brcko, Tuzla’dan 1,5 saat uzaklıkta Hırvatistan ile arasında sava nehri olan küçük özerk bir bölgeydi. O etkinliğe iki Türk ve bir Boşnak olmak üzere üç kız katılımcı gittik. 2 gece 3 gün süren eğitime, Bosna Hersek’in farklı bölgelerinden gelmiş katılımcılarla beraber çalıştık. Çok eğlenceli eylemler gerçekleştirdik. İyi bir tecrübeydi. Bundan başka vakit bulduğumuz her an Tuzla’ya gezmeye gidebiliyorduk veya ondan daha yakın olan zivinice’ye. Ve bir gün de Kladanj’ıda görme şansımız oldu. Orası Tuzla’ya oldukça yakın bir kayak merkeziydi. Ve özellikle gitmek istediğim Srebrenisa’da olmak, orayı hissetmek üzerimden kolayca atamayacağım bir etkiydi. Orayı görmeden Bosna Hersek’e gitmiş gibi hissedemeyeceğimi biliyordum zaten. Şimdi de hala o etkiyi üzerimde taşıyorum. Yol boyunca hafif hafif yağan yağmur muhteşem göl manzarası, yolun yanı başında yükselen dağlar, o yeşillik, sessizlik yolu sonunda Srebrenisa’ya varmış orada yaşanan olayların yakına varmıştık. Mezarlığın hatıra defterinde okuduğum şu cümle oradaki hissiyatı en iyi anlatabilecek cümle; “Bütün konuşmaları cennete bıraktık” olacaktı.

 

Bu gezmeler dışında köyde zaman geçirmek, ormanda dolaşmak, davet edildiğimiz evlere gidip kahve içmek,  ve 23 Nisanda başından beri yapmayı planladığımız çocuk şenliğimizi yapmakla geçiyordu günler. 23 Nisan şenliğimiz ise bir efsaneydi herkes çok beğendi, eğlendi. Derslerimize gelmeyen çocukların bile dikkatini çekmiştik. Çok yorulmuştuk ama değmişti. O gün, çocuklar ve bizim için unutulmaz bir hatıra olmuştu. Unutulmaz hatıra demişken bir de oradaki yerel televizyon ve gazetelerde yer almış olmamız da inanılmaz anılardan biriydi. O da şöyle gelişti; bir gün proje sorumlumuz bizi Zivinice Belediye Başkanıyla tanıştırmaya götürdü. O gün televizyoncular da oradaydı biz kendi çalışmalarımız hakkında bilgi verdik. O akşam bizi tv de izlediler ve gazetede haberimizi çıktı. 23 Nisan etkiliğimiz de bu haberlerden biriydi. Bizim için sıradan olmayan şeylerdi bunlar ve bazen gerçek değilmiş gibi gelirdi. Aslında Bosna Hersek ve Agh bir arada olunca durum böyle oluyordu; bir rüya…

 

İlk ay yanında kaldığım ailenin yanından ikinci ay ayrılıp serici köyündeki evimde kalmaya başladım ki bu evimde iletişim kurmam daha kolaydı. Ailenin büyük kızıyla çok iyi arkadaşlığım sürüyordu zaten. Küçük kızları Türkiye’de yaşıyordu, bir Türk ile evliydi ve haliyle çok ortak nokta bulabiliyorduk. Hatta o evde kalırken bir mercimek çorbası içtiğimi hatırlıyorum, rüya gibiydi. Çünkü orada pek bilinen ve yapılan bir yemek değildi. Çok havasını atmışımdır bu durumun.

 

Sonuçta, Hiç bitmeyecek gibi gelen bir serüveni bitirmiş olmanın şaşkınlığını hala yaşıyorum. Aslında bu şaşkınlığımın asıl nedeni baştaki isteksizliğime karşın dönerken döktüğüm gözyaşları… Ogün ilk giderken ki halimden çok daha farklıyım. Daha güçlü ve daha inançlıyım. Bu proje ile kendime olan güvenimin artmasının yanında, her şeyi yapabileceğimden emin olduğum bir inanç kök saldı içimde. Dünyanın her yerinde ayakta kalabilirim diyen bir tarafım var bugünlerde, daha cesurum sanırım. Kendime dair çok şey keşfettim ve bundan da inanılmaz bir keyif aldım. Ama her şey ilk cümlelerimdeki kadar tozpembe değildi tabi ki başlarda ve hatta 2 Mayıs olan dönüş tarihim neden 1 Mayıs değil diye canım dahi sıkılmıştı daha ilk haftadan. 

 

Ama son günlerde, İlk gün kafama taktığım şu 2 Mayısın dönüş tarihi olması meselesine gelirsek “o gün hiç gelmesin” demeye başladım son 3 hafta. Artık orası da benim evim gibiydi. Aslında gibiydi fazla sanki orası benim evimdi, kaldığım aile benim ailem, benim kardeşlerim… Sonucun böyle olacağını tahmin bile edemezdim ilk gün ama hayatım boyunca unutmayacağım kadar güzel anılarımla geri dönüş yoluna çıkmıştım.

 

O son gün veda etmek o kadar zordu ki! Bu şekilde kimseyle vedalaşmamıştım. “insan ülkesine döneceği için üzgün olabilir miydi?” oluyormuş, öğrendim. O gün uçakta, ülkeme dönerken, tekrar Bosna Hersek’e gitmenin hayalini kuruyordum. Agh, harika bir tatil ya da tozpembe bir dünya vaat etmiyor ama gönüllülük üzerine kurulu bir projede, kendi deneyimime dayanarak söylüyorum, güzel insanlar tanımayı, farklı koordinatlarda yaşayan arkadaşlar edinmeyi ve belki de kişisel gelişim açısından en önemlisi kendini tanımak için bir fırsat tanıyor. Eğer bunu kullanabilme yeteneğine sahipsen şunu söyleyebilirim ki döndüğünde aynı insan olmayacaksın… 

 

Aslı SARIALİOĞLU

Közzétéve: p., 31/07/2015 - 14:45


Tweet Button: 


Info for young people in the western balkans

Szakértői segítségre vagy tanácsra van szükséged?

Fordulj hozzánk!