Avrupa Gençlik Portalı
Avrupa’daki gençler için bilgiler ve fırsatlar.

Çılgın bir Erasmus anısı olarak "Wielkopolskie Park Naradowy" Ziyareti

Yazıya başlamadan önce sevgili dostum Gülsüm’e özel teşekkürlerimi bu vasıtayla sunmak isterim. Bu yazıyı kaleme alırken temel motivasyon kaynağım Gülsüm’ün blog yazısı ve onun ta kendisiydi…



Hafızam beni yanıltmıyorsa bugün 26 haziran 2014 günüydü. Günlerdir, belki aylardır gitmek istediğimiz ve benim ikinci seferini gerçekleştireceğim ulusal park gezimiz konusunda nihayet harekete geçiyorduk. Geçiyorduk geçmesine ama ortada iki olumsuz durum söz konusuydu: ilki Polonya’nın en olumsuz yanlarından birisi olan hava durumuna ilişkin, her an yağmur yağabilme tehlikesinin bulunmasıydı. Şayet o gün yağmura tutulacak olsaydık halimiz haraptı. Ne şanstır ki o gün böyle bir olumsuzluğa denk gelmemiştik. İkinci durum ise bizimle alakalıydı: Sabah epey geç uyanmıştık ve üstelik Dilek, Dilara ve ben toplu bir kahvaltı yapmak kararı vermiştik. Her türlü toplu organizasyonda alışılageldiği üzere bu durumun bize vakit kaybettirmesi kaçınılmazdı ve nitekim epey bir gecikme yaşadık da. Dipnot eklemeden geçemeyeceğim: Bizim Dilek, nam’ı diğer 95’li, yumurta kırmak konusunda gelecek vaat ediyor, omleti hiç de fena değildi.


Hikayemiz şimdi başlıyor. O gün Nazlı, Dilara, Ceren ve ben Gülsüm’le Poznan Glowny’de (tren istasyonu) buluşmak üzere sözleştik ve Zbyszko yurt ahalisi olarak  Slowianska tramvay durağına doğru seğirttik. Aynı tarihlerde sevgili ortağım Nihal, a.k.a. Nigga, Prag-Berlin seferine çıkmış ve çikolata dükkanı açmak yolunda en temel adımlarını atmaya başlamıştı bile, dolayısıyla ne yazık ki bu eşsiz macerada bizimle değildi. Ruhunun bizimle olduğuna dair şüphemiz yoktu elbette. Neyse kısa bir bekleyişten sonra soluğu Glowny’de aldık. Gülsüm’ü bilet makinelerinin bulunduğu civarda bulduk ve ulusal parka varış yolunda ineceğimiz durak olan Mosina’ya gidiş biletlerimizi edindik. Yalnız ortada bir sorun vardı: görünüşe göre tren 10 dk içinde istasyondan ayrılacaktı ve bizim trenin bulunduğu peron konusundaki fikirlerimiz muallaktaydı. Dilara bir hışımla bileti çekip aldı ve information desk’e doğru öfke-panik ruh haliyle yöneldi. Peronun yerini öğrendik ve artık zamanla olan yarışımız başlamıştı. O andan itibaren tümümüz Maraton ovası’nı hızlıca aşıp kentleri-yuvaları Atina’yı kurtarmaya azmetmiş Grek hoplitleri gibi azimle koşuyorduk. Adeta maraton koşmuştuk. Elbette soluksuz koşmamız imkansıza yakındı zira kondisyon konusunda zayıftık.O anlarda arka fonda İbrahim Tatlıses’den “Ayağında kundura, yar gelir dura dura” türküsü çalsa cuk oturur ve evlere şenlik bir komedi sunabilirdik, olmadı işte. Polonya’daydık sonuçta. Kendimizi attık trene ve gördük ki tren büyük oranda dolmuş vaziyetteydi. Hal böyle olunca bulduğumuz boşlukları doldurmak yoluna gittik. Ee ne de olsa Türk öğrencileriydik değil mi? Toplu taşıma araçlarında az mı “hadi arkadaşlar boşlukları dolduralım” nidaları işitmiştik? Trene binmiştik binmesine ama lanet olasıca bir türlü hareket etmek bilmiyordu. Görünüşe göre boşuna bu kadar acele etmiştik. Nefes nefese kalmamız da cabasıydı. Öyle ya da böyle, bir şekilde trenimize varmıştık, pek rayihalı olmasa da Polonya trenlerinin o ucuz deterjan kokuları salan vagonlarından birindeydik ve artık her halimizde önümüzdeki heyecan verici maceraya atılmaya hazırdık. Nihayet trenimiz harekete geçti ve yaklaşık 20 dk sürecek yolculuğumuz başladı. Hareketimizden 10 dk kadar sonra öetki vagondan salınarak bizim bulunduğumuz tarafa doğru gelen Gülsüm ve Ceren ufukta görünmüştü. Sebeb-i ziyaretlerini bilet kontrolune borçluyduk. Nihayet az sonra bilet kontrolcümüz de yanımızda bitivermişti. Adam yaşlıca birisiydi fakat gençlere taş çıkartır derecede dinç ve neşeli görünüyordu. Sempatik bir insan olduğu konusunda hemfikirdik. Ortada bizim Lehçe bilmememiz ve onun İngilizce bilmemesi gibi görünüşte büyük gibi görünen bir sorun vardı. Oysa gerçekte vücut diliyle anlaşılabileceğinin en büyük kanıtlarından belki de birisi olan biz Erasmus öğrencileri bu konunun birer parçasıydık ve elbette bu durumda ortada bir sorun kalmayacaktı. Arkadaşlarımızın çat pat Lehçesi ve bir miktar da beden diliile adama biletimizin ortak olduğunu anlatabildik. Öyle ki, adam bir kısmımızın indirimden yararlandırıcı öğrenci kartlarına bakmadı bile. Tüm neşeli haliyle birlikte yanımızdan geçti gitti. Sonrasında herkes eski konumlarına döndü. Yolculuk zarfınca kimimiz uyuklamayı seçti, kimimiz telefonuyla uğraşmayı, kimimiz müzik dinlemeyi. Sonunda ilk hedefimize ulaşmış ve Mosina kasabasına ayak basmıştık.
 
Buraya tam 17 gün önce Çek arkadaşlarım Marek ve Helenka ile gelmiştim, bundan ötürü grubu ulusal parka götürmesi beklenen kişi haliyle bendim. Öncelikle en yakın markete girip kahvaltılık ve öğle yemeği ihtiyacımızı karşılayacak alışverişe çıkmamız gerekliydi. Markete gitmeyi önerdim ve grupça bunu kabul ettik. Girdiğimiz marketten su, kaşar peyniri, sandviç yapmaya elverişli yuvarlak ekmek, meyve suyu ve gofret gibi pratik ürünler aldık. Yine düştük yollara. Parkın girişine yaklaşık 20 dklık bir yürüyüşten sonra varacaktık. Yalnız sorun şu ki, yaklaşık 4.5 aylık Erasmus tecrübem boyunca 8 ülkede ve birçok şehirde, dahası mekanlarda bulundum. Hal böyle olunca, daha önce geçtiğin yerleri tam olarak anımsamak zor bir zanaat halini alıyor. Zaman zaman yer-yön duygularımın zayıfladığını hissederim. Bu yolda da kimi yerlerde bunu yaşadım. Doğal olarak buranın yerlisi insanlara gidiş yolunu sormak en mantıklı hareketlerden birisi olacaktı. Devreye Nazlı’nın Lehçesi girdi. Bebek arabalı, bebeğini gezintiye çıkarmış sarışın bir Polonyalı hanıma danıştık. Ulusal parka giden yolu anladık. Yolu doğru anımsadığımı anladım fakat işimizi garantiye almıştık ve artık daha huzur dolu biçimde yolumuza devam edebilirdik. İlerledik ve kasabanın yokuş boyunca dizilmiş sevimli evlerinin yanlarından ilerledik. Yokuş tırmanmak benim için her zaman can sıkıcı bir eylem olmuştur. Bunun istisnaları ise grup halinde tırmanmak. O gün yaptığımız tam olarak buydu. Güle oynaya yolumuzu takip ediyorduk. Ulusal park yolunda ruh hallerimiz fena sayılmazdı. Nazlı kronik sinir krizlerinden birini geçiriyor, ipleri bu sefer koparttığını, gemileri yaktığını iddia ediyordu. Dilara ve benim cephemde ise Güzin abla edasıyla onu teskin etmek, elden geldiğince onu teselli etmek gayesiyle dil dökmek eylemi gerçekleştiriliyordu. Ceren ve Gülsüm en arkadan geliyor, meraklı bakışlarla çevreyi gözetliyor, gezintinin tadını çıkarıyorlardı. Bu ruh hallerini erkenden aktarmamın sebebi, park içinde ve park çıkışı evrilecekleri formlarla aralarındaki farkı ortaya koymaktır.
Sonunda yokuşun zirvesine vardık. Burada yerleşim yeri devam ediyordu. Karşımızda bir yol ayrımı vardı. Emin olmamakla birlikte gideceğimiz yolun sağ yöne doğru olması gerektiğini düşünüyordum. Nitekim daha önce bu yöne doğru seğirtmiş ve bulunduğumuz noktadan gördüğümüz kuleye
 
dahi çıkmıştık. Emin olmak adına bölge ahalisinden Leh bir çifte sorduk. Evinin önünde arabasıyla uğraşan genç adam ve sevgilisi bize “park naradowy” için öteki yönü gösterdiler. Bu durum aklıma yatmamış olmakla birlikte bu yönde yol almaya başladık. Yaklaşık 100mt sonra ulusal park giriş tabelasını görmüştük. Öyle ama bu yolu bilmediğimi ve benim daha önce öteki yolu izlemiş olduğumu gruba açıkladım. Öte yandan grup, buranın da parkın girişi olduğunu ve bu sefer bu yoldan gitmekle hem benim için farklılık olacağını, hem de parkın girişinin olduğu gibi çıkışının da elbet olacağını söylemesi üzerine itiraz etmedim, gruba uydum. Bu noktadan sonrası benim için de artık gizemlerle doluydu. Daha önceki seferimde ben Çek arkadaşlarıma güvenmiş ve onların Lehçesi ile yer-yön duygularına emanet olarak bu parkı gezmiştim. Haddizatında yapabileceğim başka bir şey de yoktu. Ne onlar gibi Lehçem vardı, ne de geçmişte kalmış bir izcilik tecrübem. Nihayetinde engin Leh ormanlarında ağaçlardaki kırmızı ve/veya mavi işaretçileri, dönüm noktası niteliğindeki anıt taşları ve işaret levhalarını takip ederek kozalaklarla dolu yollar, meyve ağaçlarıyla dolu araziler geçmiş, traktör yollarında ilerlemiş, eşsiz güzellikteki billur göletler görmüş, temiz havayı içlerimize çekmiş ve Puszczykowko adındaki sevimli bir kasabaya çıkmayı başarmıştık. Oysa bu sefer kaderlerimiz ancak ve ancak bize bağlıydı. Elimizdeki tek yol gösterici şey ağaçlardaki patika yol ve bisiklet yolu güzergahlarını belirten renkli işaretçiler. Haliyle, büyük oranda bir belirsizlik durumu söz konusuydu ve insanoğlu doğası gereği belirsizlikten daima korkmuştur. Bilmediğimiz bir yola girmek üzereydik ve dahası saatler hızla ilerliyordu. Bizim park girişine vardığımız vakit saat 15.00 sularıydı. Yine de grup olarak ilerliyor oluşumuz bana güven veriyordu ve korkularımı bastırıyordu.


Sonunda yola koyulduk. Koyulduk koyulmasına lakin grubumuzda Ceren ve Dilara gibi iki fotoğraf çılgını dinamik insana sahiptik. Haliyle hızlı biçimde mesafe kat etmemiz ve onların anı yakalama tutkuları arasında bir çatışma durumu söz konusuydu. Eh onların hayattan keyif alma yönleri buydu ve itiraz edemezdik. Öte yandan Gülsüm ve beni en iyi tarif edebilecek betimlemenin ne olduğu konusunda emin değilim. “Bardak hep dolu” felsefesine gönül vermiş, hayatın her anının tadını doya doya çıkartmaya çalışan, doğada yürüyüş yapmaktan büyük keyif alan iki insan söz konusuydu zira. Dostumun o günkü ruh halini en iyi ifade edebilecek sözcükleri sanıyorum kendisinden duymak daha mantıklı olurdu: “Benim keyfim yerinde; dağ tepe, yeşillik, böcek !… :P  Resim çeke çeke ilerliyoruz. Severim patika yollarda, ağaç gölgelerinde yürümeyi, kuşların muhabbetlerine kulak misafiri olmayı. O tür ortamlarda konuşmayı çok sevmem. Sadece yaprakların sesini, kuşların ötüşlerini dinlemek isterim, aldığım nefesi hissederim.” Son olarak grubun o gün için belki de en gergin üyesi Nazlı, ya da hayat dolu oda arkadaşı Alina’nın deyimiyle “Nazliii”, hakkında konuşacak olursak öncelikle şunu diyebilirim ki o gün elinde olmayan ve kronik diye anlatabileceğimiz birtakım sebeplerden ötürü oldukça gergindi. Hatta ve hatta o günkü ruh halini görseniz hayata yeni bir başlangıç yapacak insan gerginliği ve huzursuzluğu vardı da diyebilirdiniz. Bunun yanında grubun çok yavaş hareket ediyor olması ve zamanın su gibi akıp gidiyor olması, dolayısıyla bizim park çıkışını bulabilmemizden önce havanın kararabilir olması ihtimali de onun gerginliğini perçinliyor, ona fazladan bir hareketlilik katıyordu. Son olarak, belki de Polonya ormanlarına özgü olan örümcek yapısında ve üzerinize yapıştığında kurtulması oldukça zahmetli bir sinek türü tümümüze birden musallat olmuştu ki toplamda grubun tümünü ağaçlıkların sıklaştığı ve nem oranının arttığı bölgelerde istila eden bu iğrenç yaratıklar sinirlerimizle alay edercesine oynuyorlardı. Öyle ki, bir ara sıcağa aldırmadım ve vücudumu olabildiğince açıkta kalmaktan kurtarmak gayesiyle kapşonlu montumu giydim ve kapşonumu kapattım. O sıcakta bu halimle epeyce gülünç görünmüş olduğuma eminim ama yöntem işe yaramıştı.
Neyse, başlangıç noktamızda seçtiğimiz yöne 3.3 km yürüyeceğimiz belirtiliyordu baktığımız tabelada. Bir umutla ve azimle yolumuzu takip ettik. Doğada yürüyüşün en güzel yanlarından birisi şuydu ki neredeyse bizim dışımızda kimse ile yolda karşılaşmadık. Arada sırada tek tük bisikletliler yanımızdan geçip gidiyordu. Bunun dışında şehrin kalabalığı ve gürültüsünden uzakta, doğa ve orman ile, kuş ve böcek sesleri, ot ve yaprak hışırtıları ile başbaşaydık. Bundan daha huzurlu bir ortamda bulunabilir miydik? Bu konu sorgulanabilir ama kanımca yanıtı hayır. 3.3 km ilerlemiş olacağız ki yeni bir yol ayrımına geldik. Yeni grup tabelalara göre 6.6 km sonra PKP(tren istasyonu) vardı ve zaten biz de yeterince yorulmuştuk ve bu mesafeyi yürümek bizler için yeterli olacaktı. Zaten geçen sefer de yaklaşık 15 km yürümüştük ve bu yeterli gelmişti. Bu tabela bilgisine çok sevindik ve bu yönde ilerlemeye başladık. Yolumuzun üzerinde adeta Karadeniz yaylaları diyebileceğimiz bir alan gördük.
 
Elbette burada durup birer fotoğraf çekilmesek olmazdı. Burada belki bir 10 dk kadar zaman geçirdik ve yolumuza devam ettik. Bu sefer karşımıza adeta bir doğa harikası çıkmıştı. Bu bir göletti ama gerek günün saati, gerek güneş ışığının kuvveti ve gerekse havadaki bulutlar ile kumların temizliği ile birlikte ışıl ışıl parlayan bir cennet parçasıydı adeta.
 
Bu göleti de geçtik geçmesine ama gönlümün orada kaldığını söyleyebilirim. Böylesi bir yerde yaşamak sanırım muhteşem olurdu. Öte yandan böylesi bir yerin ülkemizde olmadığına seviniyorum. Aksi takdirde orası kafeler, lokantalar ve insanlarla dolup taşacak, bize ise oradan huzurun kırıntılarını,o da belki, bulmak ve onunla yetinmek pay düşecekti. Birkaç kilometre sonra bir orman malikanesi geçtik ve bahçesinde ev sahipleri çimenleri biçiyor ya da çardaklarında demleniyorlardı. Burada bir ah çekerek yolumuza devam ettik ve yine birkaç km sonra bir yol sapağına geldik. Yolu ayıran yerin ortasında bir ağaç vardı ve bisiklet yolu için devam edilmesi gerektiğini işaret ediyordu. Yine de emin olamadık ve orada bulunan yaşlı ve bebek gezdirmeye çıkmış bir kadına yolu sormak ihtiyacı duyduk. Bu noktada Lehçe konusunda birikimli arkadaşlarımız Nazlı ve Gülsüm kadın ile konuştular ve sol taraftaki yolun 1 km daha uzun bir mesafe yürüteceğini öğrendiler. Doğrusunu isterseniz bu kadına güvenilir miydi? Emin değilim. Çünkü varmak istediğimiz noktaya çıkamadık ne yazık ki. Nereye çıktığımız yazının devamında fakat biz sağ taraftaki yola girdik. Bu yol bizi ufak bir köy ve altın sarısı tarlaların bulunduğu bir istikamete soktu. Bir ara Dilara ve Ceren gözden kaybolmuştu. Sonra anladık ki tarlalara dalıp fotoğraflar çekilmişler. Aynı zaman aralığında ben de kendimi Amerika’yı keşfeden fatihler gibi hissediyordum. Elime yerden bir sopa geçirdim ve şovalye edasıyla ilerlemeye başladım. Gülsüm’ün de kafasında aynı zamanda şimşekler çaktığı besbelliydi ama ne olduğunu anlamamıştım. Sonrası için Gülsüm’ün ifadelerine başvuruyoruz: “Gözüm birden çalılıklardan yapılmış çite ilişti ve aklıma babamın yol çatlarında yürümekten sıkılmayalım diye yaptığı araba geldi. :D Basit bi araba boyun kadar bi dal, sopa buluyorsun ve önünde tutarak ittiriyorsun. Taşlardan geçebilmek için sağ sol yapman lazım ve çıkardığı sesle yolu daha da keyifli hale getiriyor hele bi de benim gibi çıkardığı izi de izleyip takip etme gibi bi gayretiniz varsa ne kadar yürüdüğünüzü çok kolay unutuyorsunuz. Orda da çektim aldım bi tane ve arabama atladığım gibi yola devam ettim.”
 
Yolumuza devam ettik ve nihayetinde medeniyetin ışığını görmüştük: önümüzde bir köy vardı, öyleyse tren istasyonuna çok yaklaşmış olmalıydık. Elimdeki sopadan kurtuldum ve girdiğimiz köyü incelemeye koyuldum. Bu köyün bir katolik köyü olduğu besbelliydi. Burada her yerde oyunlar oynayan ufak çocuklar ve hamile kadınlar vardı. Bir yerde birasını içen bir köy yaşlısı dahi vardı. Bizde aynı tipin çay içen sürümleri daima ve tüm köylerimizde mevcuttur, aklıma bu geldi. Neyse köylü bir kadının yanına yaklaştık. Onlara PKPnin ne tarafta kaldığını sormaya çalıştık. Kadın anlamadı ve nereden geldiğimizi sordu. Mosina deyince gözleri büyüdü ve çok şaşırdığı her halinden belli oluyordu. Ya böylesi bir mesafeden oraya nasıl vardığımıza çok şaşırmıştı, ya da böylesi tehlikeli bir yoldan nasıl buraya varabildiğimizi. İkinci seçeceğin olabileceği bize sonradan olası geldi. Bu kadının sevimli mi sevimli, yanakları ısırılasıca pembe bir bebeği vardı. Onunla lehçe “çeşç-merhaba” diyerek konuşmaya çabaladım. Yanaklarını okşadım. Gülsüm’ün de şefkat damarlarının kabarmış olduğunu hatırlıyorum. Nazlı da bu sırada yolumuzu öğrenmeye çalışıyordu. Neyse köylüler bize gidilecek yolun düz istikamet olduğunu söyledi ve bizi köyün içinden geçmemiz gerektiği telkinleriyle uğurladı. Tarlalar ve havlayan köpek sesleri ile hatırlayacağım bu köyü. Bir de Dilara’nın köpek sesleri sonrası ivme kazanarak hızlanması ile. Köyün çıkışına doğru başımıza iki köylü kız çocuğu musallat oldu. Bir yol ayrımına varmıştık ve birisi asfalt yol olarak sola soğru gidiyordu, diğeri ise patika bir yoldu ve bize işaret ettikleri yer orasıydı. Yalnız bu ufaklıkların gözlerinden muziplik, çocuksu masumlukta bir yalancılık akıyordu. Güvenemedik. Yolun kenarına park etmiş bir minibüs vardı. Adam almanca ve lehçe biliyor fakat ingilizce bilmiyordu. Çat pat lehçemiz ve vücut dilimiz aracılığıyla bize saat 20.00de kalkacağını ve istersek onlara katılabileceğimizi söyledi. Yaklaşık bir saat vardı ve bu kişiler yine de bana güven telkin etmemişti. Neyse adam bize kağıt-kalemle bir şeyler tarif etti ve biz yolumuza koyulduk. Bu yolda gördüklerimiz hayret vericiydi. Zira tarlada çayırdı koşuşan ceylanlardan tutun da yollardaki ezilmiş yılan ölülerine ve elbette o uğursuz örümcek tipli sineklere kadar bir yığın faktörler karşılaştık. Yol üzerinde epey mesafe kat ettik, yanımızdan arada sırada araçlar geçti derken ardımıza dönüp baktığımızda artık köyü göremez olmuştuk. Öte yandan kulağımıza işlek yol sesi geliyordu. Doğru yolda olduğumuza artık emindik. Fakat az sonra gördüğümüz manzara bizi hayrete düşürdü ve hayal kırıklığına uğrattı! Karşımızda gördüğümüz bir tren yolu istasyonu değil, tren yolu geçen bir araziydi yalnızca. Yine de önümüzde bir umut ışığı vardı: İşlek karayolu ta karşımızdaydı. Bu yola çıktık ve omuzlarımız düştü. Zira görünürde ne tren istasyonu vardı, ne de otobüs durağı. Öte yandan karşı tarafta bir mola yeri vardı. Burada bir bar ve birçok kamyon bulunuyordu. Karşıya geçtik. Böyle bir tesis içinde gözümüze bir kadın ilişti. Kamyonlar, kamyon sürücüleri ve ıssız bir otoyol üzerinde esmer, bakımlı görünen, bembeyaz elbisesi içinde genç bir kadın. Bunu denklemde yerine oturtamamakla birlikte bize en güven verici kişi bu kadındı ve yanına yaklaşıp ingilizce bilip bilmediğini yokladık. Bilmiyordu ve o da bize almanca bilip bilmediğimizi sordu. Biz de bu dili bilmiyorduk. Bir ara sanırım Gülsüm Türkçe dilinde Nazlı’ya dert yakındı, ya da tam tersi emin değilim, kadın bunu duyunca tane tane bir şekilde ve kendine özgü aksanıyla “Siz Türkçe biliyor musunuz?” diye sordu. Gerçekten çok şaşırmıştık. Bu kadın bize adeta gökten rehber olsun diye indirilmiş gibiydi. Bize burada ne yaptığımızı sordu. Öğrenci olduğumuzu ve Poznan’da okuduğumuzu söyledik. Hafif bir iç çekiş yaşadı yanlış hatırlamıyorsam. Bize, onu takip etmemizi söyledi ve bara girdik. Barda lehçe konuşarak yolun karşısında bir durak olduğunu ve 20.00de oradan otobüs geçeceğini, Poznan’a bu şekilde gidebileceğimizi öğrendi ve söyledi.


Böylesi bir günü, böylesi bir anıyı artık geride bırakmak istiyorduk. Zira artık akşam olmak üzereydi, saat 19.30du ve hepimizi adamakıllı bir korku sarmıştı. Üstelik kadının söylediğine göre bu bölgede 1 hafta kadar önce birileri vurularak öldürülmüştü. Ya bizim de başımıza o ormanla böylesi bir talihsiz olay gelseydi? Bize kim yardım edebilirdi ki? Tek şansımız o otobüs durağıydı. Oradaki tabelayı incelediğimizde 19.42de bir otobüsün gelmesi gerektiğini öğrendik. Bu saati sabırla ve gerginlikle beklemeye başladık. Nafileydi, ortada bir otobüs yoktu. Elimizde kalan tek sığınak olarak o kadından duyduğumuz bilgi vardı. Saat 8de son otobüs gelecekti, bir umut bekledik ve ufukta Poznan otobüsünü gördüğümüzde yüzlerde oluşan mutluluk ifadesini tarif etmek imkansızdı. Otobüse bindik ve 8 küsur zloti ödedik. Bu para yaşadıklarımızın yanında oldukça değersiz kalır elbette.Kurtulmuştuk sonunda. Otobüsteki konuşmalarımıza dair hatırladığım son ifadeler, Dilara’nın yurda döner dönmez Ceren ile kurduğu planları üzerine idi. Yapacakları ilk iş birbirlerinin saçlarını kontrol etmek ve o yapışkan sineklerden birbirlerini kurtarmak olacaktı.
İşte böylesi bir macerayı zannediyorum ömr’ü hayatım boyunca yalnızca Erasmus anısı olarak yaşayabilirdim. Bu serüvenin diğer kahramanlarına teşekkür eder, bu yazıyı onların aziz hatıralarına adarım.

Yazar: Anıl AKÇAY

 

Yayınlanma: Per., 31/07/2014 - 17:55


Tweet Button: 

New!


Info for young people in the western balkans

Uzman yardımına veya tavsiyesine mi ihtiyacınız var?

Ask us!